Zamanın Durduğu bir Kütüphane…

Taş merdivenlerden çıkıyordun önce.

“İki kapısı vardı: Ana kapı demirden, oymalı açıktı; ikinci kapı ise ahşap. Alışkanlıkla itiveriyordum ahşap olanı. Açılmayınca, üzerinde yazan kocaman ‘çekiniz’i fark ediyordum.”  Ne çok otomatik hale gelmiş halimiz var, değil mi? diye sorarken buldum kendimi.

Girişte bir güvenlik… Hemen anlıyor: “Etkinliğe gelen siz olmalısınız.” Başını hafifçe çeviriyor; gözleriyle, “Buyurun, bu oda size ayrıldı,” diyor.


Oysa ben… O odaya girmeden önce bu binada biraz yaşamak, nefes almak istiyordum. Raflar arasında kaybolmak, kitaplara dokunmak… Yüreğim içime sığmıyordu.

El mahkûm, gösterilen odaya girdim. Yeni silinmiş yerler… O kadar eski ve yıpranmıştı ki zemin, o ıslaklıklar olmasa temizlendiğine inanmazdınız. Temizlik kokusu yoktu ama kitap kokusu vardı.
Bir yerde okumuştum: “Kitaplar baharat gibi kokar.” Ama değildi. O koku… Baharat değil de, eski sandıklarda saklanan mektuplar gibi. Biraz tarih, biraz hüzün, biraz umut.

Hafif açık bırakılan camdan içeri egzoz kokusu karışıyordu. Oda belli ki bizim için hazırlanmıştı. Sandalyeler köşelere sıralanmış, orta alan boş bırakılmıştı. Mermerden bir şömine karşılıyordu beni. Üst alınlıkta 1990 yazıyordu. Renove edilmiş belli ki. Ama gözlerim, bu binanın 1800’lü yıllarına gitmek istiyordu.

Şöminenin üzerinde kırmızı kaplı bir ansiklopedi dikkatimi çekti. Onca rafın arasında değil şöminenin üzerinde. Biri almış ve oraya bırakmıştı belli ki. 1530’da yazılmış, 1974’te basılmış. Elimde yüzlerce yıl önce yazılmış bir hazine tutuyordum. Sarıldım, usulca okşadım. Sanki düşünce paramparça edeceğim cam gibi kırılgan hissettirdi. Bu halime bir anlam veremesem de; bu saygı, sadece yazana değil; onu bugüne ulaştıran herkeseydi belki de…

Çantamı kitap raflarının üzerine bıraktıktan sonra tekrar dikkatle süzdüm odayı. Ahşap masa, mavi ve kırmızı minderli sandalyeler, üzeri karelere bölünmüş bazı isimler yazılı bir yazı tahtası, onun arkasına saklanmış için kalemlerle dolu bir poşet ve iki şahane porselen vazo vardı. Kafamı kaldırıp tavana baktım oldukça yüksekti. Yüksek tavanlı binalara oldum olası bayılmışımdır. Burası da öyleydi.

Siz de hisseder misiniz hiç; yıllar önce böyle bir binada yaşamış olduğunuzu. Merdivenlerde o çocuksu heyecanınızla inip çıktığınızı, odalar arasında oynadığınız oyunları. Babanızın kolunda ağır ağır adımlarla merdivenlerden indiğinizi. Eteklerinizin o merdivenleri süpürdüğünü. Bir anda gelen sesle kütüphanede olduğum gerçeğiyle yüzleştim. Uyan Arzu uyan. Yüzümdeki tebessümle bir şey içmek ister misiniz davetini, bir çay şahane olur diyerek cevapladım.

Telefonu alıp birkaç fotoğraf çektikten sonra gözüm saate takıldı, daha vakit vardı etkinliğe. Girişteki dolaşma ve odalar arası kaybolma heyecanım coşmuştu yine. Ben biraz dolaşmak istiyorum dedim. Tabii efendim dedi güvenlik. Rafların arkasından bahçeye de çıkabilirsiniz dedi. Yüzümden güller açmış olacak ki, güvenlikte gülüyordu. Ah o birinin yüzüne tebessüm kondurma halim. Seviyorum bu halimi.

Neyse çayım ve ben koridorda ilerlerken soldaki odada çalışan hanımefendiye takıldı gözüm. Soran gözlerle bakıyordu; “hayırdır kardeşim” der gibi. Selam verip devam ettim. Sağımda üst katlara çıkan o eskimiş taş merdivenler ve ahşap oymalı tırabzanlık. Tavan daha da yüksekti burada.

Raflara doğru ilerledim. Romanların, şiirlerin, denemelerin arasından geçtim. Nispeten loştu ortam. Hani o loş ortamda tozlar uçuşur ve görürsünüz ya işte öyle. Yüzlerce yıl önce yazılmış satırlar ve uçuşan tozlar arasından bahçeye çıktım. Koca bir meşe ağacı karşıladı. Eskiden müştemilat olduğunu tahmin ettiğim bina şimdi kantin olmuştu. Müştemilatın üzerinde, odalardan birinden çıkılan kocaman bir veranda vardı. Demir oymalı korkuluklar yapmışlardı. İşçilik gerçekten görülmeye değerdi.

Memurlar kantin önünde çaylarını içip sohbet ediyorlar bir taraftan kim bu bakışları ile süzüyorlardı. Onlara da selam verip ilerledim. Bahçe meşe ve limon Selvilerden oluşuyordu. Hava güneşli ama inanılmaz rüzgarlıydı. Gölgede üşütüyordu, resmen. Arabadan inerken güneşe aldanıp almadığım ceketimi hatırladım. Çıktığımda geçte olacaktı üstelik. Ah be kızım üşüyeceksin diye kendi kendime söylenirken, bir araba sesi ile irkildim.

O ağaçların arasından nasıl girdiğini daha anlayamadığım bir araç çıkmak için manevra yapıyordu. İrkildiğimi anlamış olmalı ki, camını açtı, selam verdi ve gitti. Hala nazik insanların olmasını bilmek iyi geldi ve o tebessüm şimdi benim yüzüme konmuştu.

Ağaçlara sarılıp, en son gittiğim geziden öğrendiğim fotoğraf çekme teknikleri ile çekimleri yapıp girdim içeri. Bu defa raflardaki sıralamaya takıldı gözlerim. Alfabetik sırada dizilmişti. Beni bu gece ya da birkaç gece burada unutsalar ne güzel olur diye düşündüm. Okuyacak ne çok kitap vardı. Tanışacak ne çok yazar ve karakter. Zaman yolculuğuna çıkmak gibiydi.

Dokuz Yürek, Bir Çember!

Sonra bir ses; misafirlerimiz geldi dedi. Adımlarım hızlandı ve heyecanla beklediğim çocuklarımı karşıladım. Onlar gelmeden salondaki sandalyeleri çember yapmış yakınlaştırmıştım.  Buyur ettim. Hepsi o kadar ürkekti ki! Öğretmenlerine mahcup olmamak mı, başlarına ne gelecek merakı mı, bilinmezlik mi bilmiyordum. Hissettiğim ve gördüğüm her birinin kendi hikayesini, merakını, çekingenliğini getirdiği idi. Sadece onlarında benim de biraz gözleme ihtiyacı vardı.

Adlarını paylaşırken ki vücut dilleri görülmeye değerdi. Kalp çarpıntılarının sesini duyuyordunuz resmen. Yedi kız, iki erkek. Kimi görünmezlik pelerini takmış gibiydi; keşke beni hiç fark etmese diye düşünüyordu. Kimi ise kelimelere atılmak için sabırsızdı. Kitaplarla arası “eeeh işte”ydi birçoğunun. Belli ki öğretmenleri gidelim demiş, onlar da gelmişti.

Buzlar erimeye başlayıp, ortamın güvenli olduğuna kanaat getirdiklerinde içlerindeki o saflık, odadaki herkesi kucaklamıştı resmen. Oda; kitap koktu, kelimelerle doldu, oyunlarla canlandı. Ve sıra kelimeler denizinde yüzmeye gelmişti. Kimi kollukla, kimi can yeleğiyle kimi de hooop suya atlayarak. Eğlence vardı. Öğrenmek ve keşfetmek vardı. Ben bugün beşinci sınıf öğrencisi dokuz güzel yürekle on sekiz gözle bir çemberdeydim.  Bugün hayatıma çıpalanan ve yaşadığım müddetçe de hep canlı kalacak bir gündü. Aynı çingeneler gibi.

Çingenelerin bir sözü vardır: ‘Gün, saat, tarih bilmeyiz biz…’ derler. Onlar için zamanın ölçüsü; saatle, takvimle sınırlı ve sıkı sıkıya planlanmış bir şey değil, doğanın döngüleri, mevsimlerin akışı, sesler, kokular, ışıklar ve duygularla hissedilen bir akış olduğu gibi” derler ve eklerler; “Zaman, gün doğarken başlar, müzik başladığında akar, dans ettiğinde can bulur, ateşin başında sohbet ederken uzar, bir dostla buluştuğunda anlam kazanır.”

İşte benim içinde bugün öyleydi.

Tarih, gün, saat kalmayacak bende. Çünkü; hesap kitaptan öte, anın yaşanmışlığıydı bende anlam bulan. Allı turna yürüyüşümüz, şoför amca aç kapıyı kafam sıkıştı oyunumuz, eğleniyorum – öğreniyorum şarkımız, yaptığımız resimler, el ele tutuşup kurduğum hayaller, oynadığımız oyunlar ve o güzel hikayeleriniz paylaşımınız kalacak kalbimde.

Ben, bilgiyle buluşan çocukların gözlerinde kıvılcımı arayan bir yetişkin, bir yol arkadaşıydım. Amacım basit ama derindi: Eğer içlerinden birinin yüreğine okumanın sıcaklığını düşürebildiysem, ne mutlu bana.

O gün konu kitap değildi sadece. İnsan olmak, çocuk olmak, dinlemek, duymak, bakmak, hissetmekti. Anlatmaktan çok anlamaktı. O çocukların gözlerinde sadece merak değil; umut, kırgınlık, hayal ve direnç vardı. Önemli olan tek şey, kalpten kalbe kurulan köprüydü.

Belki ismimi unutacaklar. Ama bir kitap sayfasını çevirirken, içlerinden biri gülümseyecek. Ve ben, tam da o anda yeniden var olacağım.

Özgün, özgür, doğal, anın keyfini sürerek hissedeceğiniz bir yaşam kucaklasın sizleri. Anlatacak hikayeleriniz bol olsun çocuklar…

Ve canım kütüphane! Bugün, bir binanın tarihiyle, kitapların kokusuyla, çocukların saflığıyla beslendim. Kimlere yuva oldun bilmiyorum, lakin bugün benim en güzel anlarımın çatısı oldun. Kocaman bir teşekkürüm de sana.

Çünkü anladım ki; gerçek öğrenme, çemberin içindeki göz temasıyla, tebessümle, oyunla başlıyor.

Bana ne güzel geldiniz.

İmza : Ben

3 Mayıs 2025, İzmir

Zamanın Durduğu bir Kütüphane…” üzerine bir yorum

Yorum bırakın