Yol mu, Yolcu mu, Yolculuk mu?

Yol ayrımları mı?

Bazen sevdiğimiz bazen sevmediğimiz bazen de yıllar sonra iyi ki o yolda kalmamışım dediğimiz.

Yaşamımın ilk yılları omuzlarıma benden büyük sorumluluklar yüklemişti. O zaman anlamamıştım. Serde yardım etmek vardı çünkü. Öte yandan büyüdükçe ağır gelmeye başlamıştı. Asıl ağırlık oradan oraya savrulmakmış! O üç sene galiba “bende insanım hayat gelme üstüme dediğim” yıllardı (10-13 yaşları) hani sokakta oyun çağı olan yıllar. O yolda araca binen inen yolcular hep değişti ve hiç tam olamadı. Hep bir ya da iki eksikti. Aslında çok seneler sonra anlayacaktım, o yolun ve yolculuğun bana olan katkılarını. Sınırları, sorumlulukları, almadan vermeleri, susmaları, içe atmaları, aman tatsızlık çıkmasın ile kendimden vazgeçişleri ve nicelerini.

Sonra bir sihirli değnek değdi ve göç ettik. Yol bizi bambaşka bir yolculuğa çıkardı. Bu defa araçtaki yolcu sayısı tamdı.  “Bundan daha güzel nasıl olurdu” nun tam tanımıydı. Anne, baba ve çocuklar… Yaşam şartları ağırdı ama olsun varsındı yolcular tamdı. Yolculuğun en güzel tarafı her şeye ve her şarta rağmen müthiş rehberlere denk getirmişti hayat. Erdemli olmayı, cesareti, hak’ta durmayı (arada tökezleyerek öğreniyorduk 😊), girişimciliği, fırsatları görebilmeyi, kendine hep artı bir koymayı, değişimi, dönüşümü. Minnettarım.

Okul yılları ve iş yaşamına ilk adım geldi ardından. Benim adım Arzu’dan öte gitmeyen bir yabancı dil ile uluslararası bir şirkete giriş ve ben bu dili konuşacağım azmi ile iş çıkışları kurs kurs dolaşan, sonra yok olmadı diye yurtdışına giden, hem çalışıp hem okuyan on dokuz yaşındaki kız çocuğu. İşte o yol var ya, o yol, tam da hayatım dönüm noktası dediğim yol. Yol arkadaşlarım çok cömertti. Gidebilmem için herkes inanılmaz katkı koymuştu. Olmaz denilen her şey kolaylıkla ve bir anda oluvermişti. On dokuz yaşın toyluğu ile sen yola çık yol sana görünür özütünü anlayacak durumda değildim elbet. Mucize mi, sihir mi, nasip mi, şans mı? Ne derseniz deyin! Tüy kadar hafif, kolaylıkla akmıştı yol. Olmuştu. Hayatta olanlar ve göçenler sizinle bu yolculukta olduğum için gurur duyuyorum. Bu “yolcu” ile yolculuğunuz ve katkılarınız paha biçilmez.

Ve dönüş! Kanımın artık deli aktığı, rüzgarla dans ettiği, hafta yedi benim altı sokakta olduğum, gezdiğim, tozduğum, eller havaya olduğu yıllar. Ah o yıllar! Aşk’lar. Sevinçler, göz yaşları. Yaşamın zıtlıkları ile var olduğunu deneyimlediğim yolculuk vakti gelmişti sanki. Zaman zaman beni o yaşlara ışınlasalar derim hala. Tek şartla aynı yolcularla!!! O yol, yolculuk olağanüstü idi. Hala büyüyor, deneyimliyor, öğreniyor ve bir yandan da “hadi Arzu, hadi” hayatına artı bir ne koyarsın bak dediğim yıllar. Malum bana rahat battı her daim. Hala da öyle 😊

Eş ve anne oluşum. Sanki çocukluğumu arkada bırakmış ve bir anda büyümüştüm. Duygum buydu. Gel gelelim, bir çocuğu kucağına alabilme mucizesi… Kızım; bugüne kadar öğrendiklerini bırak, bak şimdi göreceksin dünya kaç bucak! Hiç de öyle olmadı, çünkü ben oğlumla yeniden çocukluğuma dönüverdim. İletişimin yazılı ya da görsel değil işitsel şifresini çözdüğüm günlerdi. Çıkardığı seslerden, verdiği tepkilerden mors alfabesi çözer gibi çözmeye çalıştığım günler. Bugünün koçları buna “sezgisel dinleme diyor”. 😊 Gündüz; iş insanı, eş, arkadaş. Eve gelince ve onunla göz göze gelince hoooop değiş tonton misali oyun saati ve anne şefkati. Kaydıraklar, boyamalar, çığlıklar, kahkahalar, banyolar, uydurmaca masallar, duvarlara dolaplara resimler, danslar kovalamacalar. Bu yolculuk çok çok güzeldi, lezzetinin tadı hala dimağımda.

Sonra başka bir göç yaşandı hayatımda. Hiç bilmediğim bir şehre göçüverdim. On üç yaşında İstanbul’a göç bu kadar zorlamamıştı beni inanın. Yolculuk heyecan verici idi, ancak yolcularla iletişim beklediğimden daha uzun zamanımı aldı. Hatta başlarda ben döneyim ne işim var burada dediğimde oldu. Aslında sorun konfor alanının değişmesiydi. İtiraf edeyim öyle kolayda kucak açılmadı hani. Öncekinden farkı ise yolculardı. Ve bu yolculuk, Arzu’ya, bambaşka bir dönüşümün habercisi idi. Hani oğlum olduğunda; bak şimdi göreceksin dünya kaç bucak dedirtmişti ya. O hafif kaldı yanında. Ayrıca rahat batan bana; “al bakalım, artı bir mi diyordun” buyur bakalım, diye tepsi ile sunulmuştu. Üzerinden çok seneler geçti. Yabancı olduğum şehir de artık yerliyim. Çok emek verdim ama. Ne dersiniz, sizce de buralı oldum mu? 😊 Sokağa çıktığımda selam verdiğim yolcular ise çok kıymetli. Sayıları da bir hayli çok. Bu yolculuktaki destekleri için onlara da teşekkür edeyim.

On dokuz yaşında dil eğitimi için giden ve dönüşen Arzu’ya, meğer kırk dokuzuncu yaşın bambaşka bir sürprizi varmış. Her şey “Hikâye Anlatıcılığı” tutkumla başladı ve yol beni Masallarla Erdem’e çıkardı. Altı ay boyunca ayda bir Pazar kendimi Urla’da buldum. Bostanlı’dan gelende tek bendim. 😊 Bu arada pandemi patlak vermiş, evlere kapanılmış, dört duvar arasında kalınmıştı. Ben onca olan şey arasında Urla’daki zeytin ağaçlarını ve Urla’yı özlediğimi fark ettim. Ne vardı burada anlamadığım… İstanbul’a dönüş de artık gündemde olmadığına göre çanlar benim için çalmaya başlamıştı. İş yerim Menemen’de olunca, haklısınız biraz delilikti bu durum, fakat artık oralarda duramıyordum. Kabul, Urla biraz (!) uzaktı, öte yandan aklım fikrim zeytin ağaçlarında idi. Bir tanesi vardı ki; henüz karşılaşmamıştık ve ben onu arayıp duruyordum. “Arzu, yeter artık bir ev bul söz zeytin ağacını biz hediye edeceğiz diyenlerim de olmuştu 😊.” Ve bir Pazar günü, tüm itirazlarıma rağmen mesafe daha da açılmış, yok orası olmaz diye direnmiş, yine de gelmiştim. İyi ki ısrar etmişler, çünkü, kapı kapı aradığım ağacımı sonunda bulmuştum. Buluşmuştuk. Evin içi, konumu, oda sayısı gibi detaylar teferruattı. Menemen’e rağmen âşık olduğum ağacın yanına taşınma kararım ve o çekilir mi denen 3 saatlik Urla-Menemen-Urla yolculuğum yaklaşık dört yıl sürdü. Canlı kitap sayesinde yüzlerce kitap dinlemem. Onlarca seslendirmenle tanışmam. Şafak vakti başlayan yolculuklar ile nerede olmak istediğim konusunda demlene demlene karar verişlerim, bu yolda kendimi buluşlarım. Güneş, ay, leylekler, kırlangıçlar, seher vakti, mevsimler değiştikçe eşlik ettiler bana. Doğayı okumaya başlamıştım. Tiyatro eğitimi ve sahne tozu yutmam. Kamyon yazılarım😊 Telefonun ucunda hadi sana yoldaş olalım diye bekleyenler. Bir yere uğranacak ise “ya yolumun üstü zor olmuyor” dediğimde; “Arzu, Menemen’den Urla’ya her yer zaten yolunun üstü” yorumlarım 😊 Cumartesi günlerini iple çektiğim seramik atölyem ve asırlık ağacımın gölgesinde olmak paha biçilmezdi. Bazen sıkılınca ya da işin içinde çıkılmaz olunca oturuyorum altına. Yedi yüz yıla yakın bir yaşanmışlıkla “bu da geçer ya hu” dercesine sarıveriyor beni. Sakinliyor, her bir anına teşekkür ediyorum.

Şimdi gelelim en çok merak edilen konuya!

Hani o “Sen yola çık, yol sana görünür – Mevlana” söz var ya galiba bu sözü anlama vaktim gelmişti. Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okuyanlar bilir; ‘Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!’

Ben de yolculuğuma nokta değil virgül koyarak başka bir deyişle mekân değişikliği ile yeni bir yola ve yolculuğa çıkmaya karar verdim. Serde insanlık var malum. Hem de yüreği pır pır ederek. Karnım ağrıyarak. Heyecandan titreyerek ve korkudan ödüm patlayarak.

Çalışmadan olmaz, boş duramazsın, sen çalışmaktan başka bir şey bilmezsin ki! Nasıl geçineceksin? Daha yaşın çok erken vb. yorumlarına bazen kulak tıkayarak bazen de o kaygı tuzağına düşerek. Beni odakta tutan ise “En kötü ne olur?” sorusuydu. Öte yandan, yaşam bir mucize daha sunmuş ve benden önce, bu yola çıkmış diğer yolcu ve yolcularla yolumu bir etti. Bir yolculuğa çıkardı beni. Ve onlar mucizevi rehberlerdi.

Yol, yolcu (lar) ve yolculuk kısmen değişti. Bu süreç bana yolculuktaki arkadaşlarımın kıymetini bir kez daha hatırlattı. Sağ olun, var olun. Bocaladım zaman zaman. İlk zamanlarda; hala önümde takvim, haftalık aylık yapılacak listesi ile geçiyordu. İtiraf edeyim şu an o takvim nerede bilmiyorum. Yine plan var, yine yapılacaklar var elbet. Sadece farklı. Hani her ay başı “hesabınıza para yattı” mesajı gelir ve bir oh çekersiniz ya, ben başlarda o mesaj gelmeyince de bir sarsıldım. Sıkı alışmışım. Panik oldum. Halbuki geliyordu, kaynak farklıydı ve zamanı değişmişti. Bunların hepsini öngörmesini görmüştüm de asıl mesele öngörü değilmiş. O, gerçeklik anı yok mu 😊 işte o başka bir duygu. Çok sevgili hocamın dediği gibi; sahibim beni azat etmişti ve ben içimde olduğum yeni mekânın gerçekliğe çok yabancı idim. Üstelik sahipte bendim. Körebe misali el yardımı ile ve yavaş yavaş uyumlanmaya başladım.

Kendimle kalmayı keşfettim. Dışarıdan bu kız hiç evde durmuyor hep geziyor diyorsunuz ya, ben evimde kendimle inzivaya çekiliyorum mesela. Kendimle bağ kurmanın en güzel anları. (Bu yazılar da bu inzivalarda akıyor.) Başta tereddüt etsem de esnek olmanın rahatlığını hissettim. Gittiğim bir yerde dönüş ve zaman baskısı olmadan “yooo” bir gün daha kalabilirim demeye başladım. Çalışmanın tanımına yeniden baktım. Çalışmak üretmekse eğer; seramik ile üretiyor ve kermeslere katılıyordum. Ah o kermesler! İnsanların masanızda (veya sosyal paylaşım ağınızdaki) ürünleri aldıklarındaki içinizdeki mutluluk. Yıllarca mesleğim gereği haber sattım fakat bu bambaşka! Konu satış değil inanın. El emeğinizin kıymet bulması. Sonra koçluk vardı cepte. Son sekiz yılda emek emek işlediğim üzerinde çalıştığım. Çalışmak dokuz altı tanımından çıkmış çevrimiçine dönmüştü. STK’larla çalışacağım sözümü tuttum. TOG henüz olamadı ama ÇYDD Urla oldu. Bu yolculuğun katkısı ise anlatılmaz yaşanır. Ben yine rahat durmuyorum malum. Kitap Kulüplerim, Kitap perilerim, gezilerim ve “Yol Arkadaşımız Kitaplar” ile buluştuğumuz can yolcular. Ne kadar özelsiniz bir bilseniz… Şimdi hedeflerden biri kaldı nasipse. Demlenme zamanım biraz daha devam ediyor. Kim bilir o hayalini kurduğum bağımsız üyelik, yeni yıl ile gerçek olur.

İnanın, insanı en çok zorlayan belirsizlik ve beklenti. Belirli olan ne var? Tek bildiğimiz bir gün göçeceğimiz. Hoş onun da zamanı belirsiz 😊 Bir de; “beklenti” hayal kırıklığıdır der hocam. Ne dersiniz, beklentisiz yaşanır mı?

Yol almayı araba sürüşüne de benzetiyorum zaman zaman. Düz yolda, hele yol da uzunsa bir süre sonra uyku basar, yol tek düzeleşir. Her şey aynı olmaya başlar. Sonra birden bir tümsek çıkar karşınıza, ya da bir canlı fırlar yola panik olursunuz. Yokuş çıkarken nefes nefese kalmak gibi arabanın çekişi düşer. İnerken pür dikkat ayak frende kontrollü. Size bir şey diyeyim mi, hiçbiri viraja girerken ki gibi odaklamaz sizi. O viraj pür dikkat olduğunuz, olana bitene tüm sinyal ve işaretlere tam açık olduğunuz andır. Odaklanma orada başlar. Dikkat edin yol da belirsizdir üstelik! Ne çıkacağını kestiremezsiniz, sağlama sollama da yoktur veya limitlidir. Hele o virajlarda bir de önünüze bir kamyon denk geldiyse!

Hadi lütfen biraz düşünün. Sizin yol nasıl? Neler var? Direksiyonda kim var? Yolcular kim? Hangi müzik çalıyor arabada? Hava nasıl? Ya sıcaklık? Yola hangi duygu eşlik ediyor? Yol nereye?

Yolun doğrusu yanlışı olduğunu düşünmüyorum. Denenmiş ve deneyimlenmiş yollar olduğunu düşünüyorum. Belki de, ana yola, o patikalardan geçerek ulaşacağım. Denemeden öğrenemiyoruz ki! Yürümek gibi. Düşe kalka buluyoruz dengemizi. Kimimiz sekiz aylıkken kimimiz on üç (o ben) aylıkken öğreniyoruz ayakta durmayı, konuşmayı. Kıyastan uzak kendimizi tanıyarak en kıymetlisi.

Sanmayın bocalamıyorum. Yolculuğun galiba en değişik yanı bu. Düşüyorsun, kalkıyorsun. Sorguluyorsun. Sorduğunda da öyle ya da böyle bir cevapla yola devam ediyorsun. Giden gidiyor, kalan sağlar seninle oluyor. Dönüşüyorsun. Ya idrak ediyor, ya da olmadı kızım buyur bir daha diyor, ta ki sen anlayana kadar.

Bu süreç sana ne öğretti diye soruyorsunuz ya; odaklanmayı, kendimle bağ kurmayı, çalışmanın ve/veya üretmenin tanımı. Sevmeyi, anlamayı, bağışlamayı, olanı olduğu gibi kabul etmeyi.

Bir yerde okumuştum; “bazen de yol terbiye eder insanı… Yaşatarak anlatır, düşünerek anlamadığını…” Ben de “keşkem” kalmasın diye deneyerek yaşamayı seçenlerdenim. Beni, yaşatarak terbiye ediyor da diyebiliriz tabi.

Her şeyden değerli aileme (hadi abla artık yeter, hadi hadi diye başımın etini yiyen kardeşlerime) Mucizevi rehberlerime, 35 yıllık kurumsal hayattaki dostlarıma, bu yolculuktaki seyahat arkadaşlarıma ve canım kendime kocaman teşekkür ediyorum.

Şimdi söz sizde.

Yol mu, yolcu mu, yolculuk mu?

Sizin yolunuz ve yolculuğunuz nasıl? Yol sizi nasıl terbiye ediyor? Düz mü? Virajlı mı? Kimler var yolculukta? Hayalinizdeki yolculuğu yaparken hangi yolları kullanmak istersiniz? En sevdiğiniz yol manzarası nedir? Yolculuk sırasında keşfettiğiniz en ilginç yer neresi? Yanınıza aldığınız en önemli yolculuk eşyası nedir? Yolculukta genellikle nasıl hissedersiniz? En unutulmaz yolculuk anınız nedir? Hangi mevsimde yolculuk yapmayı tercih edersiniz ve neden? Yolculukta tanıştığınız en ilginç yolcu kimdi? Okumak için yanınıza hangi kitapları alırsınız? Gelecekte yapmak istediğiniz en büyük yolculuk nedir?

İmza : Ben

Urla, 28 Temmuz 2024

Not : Başlık sevgili arkadaşım Sibel Ersin’e ait. Urla’ya göçtükten sonraki yolculuğumu ve demlenişimi öyle güzel anlatmış ki! ÇYDD Urla ve gençlerle olmama da vesile O. Sağol, varol arkadaşım.

Yorum bırakın