Bir bakış… Bir sokak… Bir ışık… Bir his…

Sessiz Hikâyelerin Eşlikçiliği…

Bazı anlar vardır…

Bir saniye sonra kaybolacağını bilirsiniz.

Bir bakış, bir gülümseme, sokaktan geçen yaşlı bir adam, yağmurdan sonra kaldırımda oluşan ışık yansıması ya da kalabalığın içinde yalnız görünen bir yüz…

Fotoğraf, belki de insanın zamana karşı geliştirdiği en zarif direnme biçimidir.

Geçip giden bir anı durdurmak, hissedilen bir duyguyu saklamak ve görünmeyeni görünür kılmak…

İşte tam da bu yüzden fotoğraf, benim için yalnızca teknik bir uğraş değil; hayatı anlamanın başka bir yolu olmaya başladı.

Çünkü bazen insanların konuşmadan da çok şey anlattığına şahitlik ettim.

Ve bazen bir kare, sayfalarca yazının anlatamayacağını sessizce fısıldar gibi geliyor bana.

“Belki de fotoğraf çekmek, yalnızca bir görüntüyü saklamak değil, kendimizden geçen bir duyguyu, bir sessizliği geleceğe bırakmaktır.” Ne dersiniz?

Bir düşünün bakalım! Şöyle bir telefonunuzdaki fotoğraflarla yolculuk yapın 

Bıraktığı duygu, tat ne? Asıl önemli olan o bence. Aylar sonra. Ya da yıllar sonra o kare ile göz göze geldiğinize ne hissedeceğiniz o kadar anlamlı ki!

Ne anlatıyor? Önce bana/sana, sonra o fotoğrafa bakana! Nasıl bir his? Kalıcı mı? Geçici mi? Tebessüm mü? Hüzün mü? Kim vardı, sahi yanınızda çekerken? Yalnız mıydınız? Neden o sahne? Bence düşünmeye değer.

Çünkü iyi bir fotoğraf sadece görüntü değildir.

Bir duygu taşır.

Bir hikâye anlatır.

Bizi kendi anılarımıza götürür.

Ben en çok sokak fotoğrafçılığını seviyorum. Çünkü sokaklar filtresiz. Gerçek. Yaşıyor.

İnsanlar çoğu zaman en doğal halleriyle oradalar. Koşarken, beklerken, düşünürken, dalıp gitmişken… Üstelik her biri kendi hikâyesini taşıyor.

Fotoğraf çekerken aslında sadece görüntü toplamıyoruz. İnsanların görünmeyen hikâyelerine tanıklık ediyoruz. Beni en çok heyecanlandıran kısmı o. Çektiğim fotoğraflara baktığımda bir kez daha anladım ki verilen pozdan çok akış beni benden almış.

Birçoğunuz biliyor; canım babam ömrünü stüdyo fotoğrafçılığına verdi. Gerçi çokça da geçim sebepli gazinolarda ve kulüplerde çalıştı. Hem sahne önü hem sahne arkası hikâyelerinin eşlikçisi oldu. Çekilen kareden çok an’daki hikâyelerdi, onda kalan ve yıllarca anlatılan. Bazen karanlık odada, bazen de rötuş kutusunun arkasındaki bakışlara, hikâyelere can verdi. Kardeşlerim de bu anların ve hikâyelerin eşlikçisi oldular. Sonunda ikisi de birer usta oldular.

Ben mi? Ben hep geriden izleyici oldum. Odağım orası olmadı hiç. Benim önceliğim başka başka alanlarda idi. Taaa ki; geçtiğimiz sene Fotoğraf Gezginleri ile Küba’ya gidene kadar. 

Kardeşlerime bir emrivaki ile aldırdığım bir kamera edindim. Anlaşma iyiydi ama! 55 ve sonrası doğum günlerimde ablama ne alsak sorunsalını ortadan kaldırmıştım. Bence kazan-kazan oldu. 

İlk çekimler fena değildi. Ancak makine bana, ben makineye o kadar yabancıydık ki, kolaycılığa kaçıp telefonla çekmeye devam ettim. Yıl içinde de birkaç kez kullandım. İtiraf edeyim, teknik alan beni zorladı ve uzun bir süre çekmece de kaldı.

Ne zaman diyafram, ne zaman enstantane, anlamadım ve dolayısıyla yapamadım. Galiba buradaki alana yabancılık üzerine gitmektense kolayı seçip telefon var ya canım dedirtti. Kolay geldi ve konforda kalmayı seçtim. Halbuki biraz araştırsam, sorsam, izlesem olacaktı tabii. Öğrenmenin yolu yaşamayı bu alanda biraz öteledim sanırım. Henüz hazır değilmişim!

Bir hikâye anlatıcısı olarak, çekilen fotoğrafların hikâyelerine odaklanınca makineye yüklediğim anlam bir anda değişiverdi. Böylece fotoğraf karelerinde hikâye anlatma zamanı gelmiş ve içimdeki o tutku ve heyecan coşmuştu.

Evet, telefonla çekim her daim cazip! Öte yandan, deklanşöre basmanın, o hikâyeyi yakalayana kadar beklemenin, kısacası kurgunun heyecanı bir başkaymış. Sen kurgu kurgu diye beklerken bir bakıyorsun, kurgunun kendisi de olabiliyorsun; o da ayrı tabii.

Bakmıyorsun, görüyorsun! Bakmak mı, görmek mi, işte tam da bu anda anlam buluyor!

Sessiz hikâyelerin eşlikçisi oluyorsun. Ve izleyenle o fotoğrafa bakanla ses bulan hikâyelere dönüşmesine aracılık yapıyorsun. Ya da anlatan kadar yorumlayanın da yazdığı hikâye oluvermesine ilham oluyorsun.

Geçtiğimiz günlerde yine Fotoğraf Gezginleri ile bu defa Çin’e yolculuk gerçekleşti.

Benim için muazzam öğretilerle dolu bir gezi oldu. Makinemi önceki seyahatlerden aktif kullandım, net. Daha iyisi mümkün müydü? Elbette. İçimdeki o coşkuyu harekete geçiren düğmeye basmış olması bile yeter.

Kameranın önünde ve arkasında yaşanan hikâyelere tanıklık ise paha biçilmez. Bir tapınakta gezerken birilerinin dut ağacını silkeleyip topladığı dutları avucunda ikram etmesi benim için muazzam bir an olarak kazındı  hem zihnime hem kalbime hem de kamerama.

Ya da bir çocuğun —ki benim kahramanlarım kesin onlar— bakışlarındaki o saflık, duruluk, ben baktıkça beni yeniden o ana ışınlayacak. Bazen o kucak açışı bazen o tedirginliği anlatacak.

En çok da çekime izin veren güvenlerini. İşte o anların eşlikçisi olmak anlatılmaz, yaşanır gerçekten. Ne anlatsam size gerçek anlamıyla anlatamayabilirim. Çünkü ancak yaşanılan anlaşılır, ben onu bilirim.

Bir fotoğraf karesi: ışığı, yaratılan duygu, siz de bulan yankı ve olayın kahramanının size fısıldadığı bir hikâyeye dönüşüveriyor.

Sadece bir anı mı yoksa sizi alıp götüren bir hikâye mi? Hikâye bir yolculuksa, ben bu yolculuğa çıkalı epey oluyor. Sesli sessiz hikâyelerin eşlikçisi olmaya niyetim bakidir. Bir arkadaşım paylaşımlarıma “Bir şey var senin fotoğraflarında, Arzu, 👌🏻😍acayip çekiyor içine” diye bir yorum yaptı.

O sıralar henüz farkına varamasam da, olan şey hikâyenin kahramanlarının içten duygusu ve samimiyetiydi. Ve bendeki samimiyet ile samimi niyetimdi.

Gözlerindeki o ışık, tebessüm, hani derler ya “fer”, bence yansıyan oydu. Kurduğum bağın da etkisi büyük elbet. Özenle yaklaşmak, izin almak, sarılmak ve içten bir tebessüm işin sihri. Oralarda da birçoğuyla kahkaha yogası yaptım. Çok ilginç bir tecrübeydi. Ve kocaman iyi ki…

Yıllar sonra bazı şeyleri unutacağız.

Ne söylediğimizi, ne giydiğimizi, hangi gün ne yaptığımızı…

Ama bazı kareler kalacak.

Bir bakış…
Bir sokak…
Bir ışık…
Bir his…

Bu yüzden her fotoğraf biraz hafızadır.

Biraz tanıklıktır.

Ne zaman dükkânda olsam ve babamın tanıdıklarına denk gelsem, bak, bunu baban çekmişti! Bu Ahmet ağabeyin çektiği bak! Bu kış kardeşime yardıma gittiğimde en az üç kişiye denk geldim. “Bak, bu kızım, 6 yaşında babanız çekmişti, şimdi üniversitede” anılarıyla yaşayan hikâyelerle buluştum.

Belki vesikalıktı çektiği diyebilirsiniz elbet, ancak kattığı anlam ve bıraktığı his yıllarca devam eden bir hikâyeye dönüştü.

Ondan el almak ayrıcalıkmış. Belki tek keşkem babamla bu anlamda biraz daha vakit geçirmek olabilir. Ben de bu keşkeyi iyi ki ye dönüştürmek için el alan iki kardeşimi bu konuda yormaya karar verdim. Buradan da ilan etmiş olayım. Henüz vakit varken, hadi ablanıza bir destek lütfen.

Bu bulaş için ailemden sonra ilk teşekkürüm Sevgili Ayşegül Başoğlu’na.

Rehberliği ve yol arkadaşlığı için minnettarım. Sevgili Niko Guido, fotoğraf okumaları, çekim sırasındaki rehberliği ve çekimler sırasındaki cömertçe paylaşımları için sağ ol var ol.

Her iki gezide de fotoğraf tutkunlarıyla çevrili idim. Her birinden çok şey öğrendim. Bir şehri, ülkeyi keşfetmenin en güzel deneyimi sizlerle oldu. Sizlere de bir teşekkürü borç bilirim.

Ve kendim; yine rahatını bozacak ve hayatına +1 koyacak yeni bir şey bulduğun için aferin kız sana…

İmza : Ben

İzmir, 19 Mayıs 2026

Yorum bırakın