Biraz dertleşmek istedim.
Bazı cümleler var ki insanın omzuna teşekkür değil, yük bırakıyor.
“Benim sayemde…” gibi…
O cümleyi duyduğum anda hava değişiyor ve “o” dokunuş, yardım, iyilik adı her ne ise sessizce yerini görünmeyen bir borç senedine bırakıyor.
“Benim sayemde aldın.”
“Benim aracılığımla girdin oraya.”
“Ben olmasam bunlar olmazdı.”
Cümlelerin tonu yumuşakta olsa, içimde sert bir yere çarpıyor.
Bir insanın hayatına dokunmak ne zamandan beri ömür boyu taşınacak bir alacağa dönüştü? diye düşünürken buluyorum kendimi.
Evet, biri bir kapı göstermiş, öneride bulunmuş, aracı olmuş olabilir. Ama o kapıdan geçen bendim. Korkularımla, emeğimle, uykusuz gecelerimle, kilometrelerce yaptığım yolla, içimde büyüttüğüm cesaretle…
Bilen bilir, çok da severim destek vermeyi. Ama almayı öğrenmem zaman aldı. Bir gün sevgili Çağlar, “Sen yardım ettiğinde mutlu oluyorsun ya, bırak ben de sana yardım ederek mutlu olayım. Elimden alma olur mu?” demiş ve ben o gün “aha” olmuştum.
Ve yavaş yavaş yakın bulduklarımdan yardım istemeye başlamıştım. Taa ki “benim sayemde”ler sıklaşmaya, durmadan tekrar edilmeye başlayana kadar.
Galiba insan teşekkür etmekle minnet altında yaşamak arasındaki farkı büyüdükçe öğreniyor. Ben de galiba bu aralar bu sınavdan geçiyorum. İtiraf ediyorum, çok üzülüyorum ve sıkılıyorum.
Hepimiz yapmıyor muyuz? Bir konuda takıldığımızda, ihtiyaç duyduğumuzda, arayıp sormuyor muyuz? İletişimin, ilişkinin doğalı bu değil mi? Arkadaşlığın, dostluğun, birlikteliğin, sosyal yaşamın doğal çıktısı değil mi?
Bir insan bir başkasına vesile olabilir.
Bir kapı gösterebilir.
Bir isim önerebilir.
Bir bağlantı kurabilir.
Ama insanın yürüdüğü yolu da kendisinin yürüdüğünü kabul etmek gerekmez mi?
İnsan emeği, uyumu, karakteri, katkısı ve varlığı kadar yer tutar hayatta. En azından ben öyle yapmayı deniyorum. Sorumluluğumu alıp harekete geçiyorum.
Ama anladığım kadarıyla bazen de insanlar yardım etmeyi değil, yardım eden kişi olmayı seviyor galiba. Ve zamanla yapılan destek, paylaşılmış bir güzellik olmaktan çıkıp kişisel bir başarı hikâyesine dönüşüyor. Ve işte tam da burada dananın kuyruğu kopuyor.
İyiliğin, desteğin, yardımın ruhu değişiveriyor. Benim anlayamadığım (!) istediğim yardımın beni borçlandırıyor hissettirmesi, -durmadan; benim sayemde, ben buldum, ben söyledim, ben buluşturdum- cümleleri bana ağır geliyor artık.
Ömer Seyfettin’in Diyet hikâyesini yıllar önce okuduğumda Koca Ali’nin neden bu kadar ağır bir karar verdiğini anlamamıştım.
Bugün biraz daha anlıyorum galiba.
İnsan bazen yapılan iyiliğin ağırlığından değil, o iyiliğin hiç kapanmayan bir hesap gibi önüne konulmasından yoruluyor.
Ne istiyorsunuz, sahi?
Hayat boyu minnet mi taşımalıyım? İçten bir teşekkürüm, sarılmam, samimiyetim yeterli değil mi? Gerçekten sürekli teşekkür ederek mi yaşamalıyım? O zaman samimiyet nerede kalıyor? Ne zaman bitecek? Ya da bitecek mi?
Kafamda deli sorular!!!
Beklentilerini anlamakta zorlanıyorum. Lütfen yardım edin. Ben neyi kaçırıyorum burada? Neyi anlamalıyım? Hâlâ yardım istiyor olmam da olanı biteni anlamaya çalışma çabam, ciddiyim.
Acaba yardım eden kişi gerçekten minnet mi bekliyor?
Yoksa görülmek mi istiyor?
Takdir edilmek?
Değerli hissetmek?
Ve daha önemlisi…
Ben neden bu kadar rahatsız oluyorum?
Teşekkür ile borç arasında kendi sınırımı mı korumaya çalışıyorum?
Oysa hayat karşılıklı akışlarla ilerler.
Çok üzücü olan “Acaba bana gerçekten yardım mı etti? Yoksa gelecekte kullanacağı bir yatırım mı yaptı?” derken kendimi yakalıyorum.
Bu soruyu sormaktan bile hoşlanmıyorum aslında. Çünkü yardım dediğimiz şeyin içinde sıcaklık, samimiyet ve güven olsun istiyorum.
“Ben söylemiştim.”
“Ben tanıştırmıştım.”
“Ben olmasam olmazdı.”
Bana yapılan bir iyiliği hatırlamaktan ben rahatsız olmam ki! Bilakis, yeri geldiğinde onurlandırmak için elimden geleni de yaparım, hem de gönülden. Ama o iyiliğin her fırsatta kapanmayan bir hesap gibi önüne konulması alacak verecek hesabına dönüşüveriyor.
Galiba dostlukların, arkadaşlıkların, hatta bazen aile ilişkilerinin en kırılgan yeri de galiba tam burası oluyor.
İyilik özgürleştirmesi gerekirken yük olmaya başlıyor.
Destek, güç vermesi gerekirken bağımlılık hissi yaratıyor.
Ve insan kendini şu soruyu sorarken buluyor:
“Bana uzatılan el gerçekten tutunmam için miydi?
Tasavvufta çok sevdiğim bir anlayış vardır: “Yaptığın iyiliği unut, gördüğün iyiliği hatırla.” Bazen de gerçekten, “O gün olmasaydı da yardım istemeseydim” dediğim anlarda olmuyor değil! Aynı diyet kitabındaki gibi.
Halbuki sevgi ve dostluk: “Ben sadece bir yerde dokundum. Gerisini sen yaptın.” diyebilmek sizce de zarif değil mi? Üstelik, karşı tarafın emeğini teslim eden, alan açan, büyüten bir cümle.
“Ben olmasaydım…” Ne tuhaf cümle.
Kendime de sorup duruyorum, inanın, “Ben yardım ederken gerçekten ne istiyorum?”
Karşımdakinin iyiliğini mi…
Yoksa onun hikâyesinde özel bir yer edinmeyi mi?
Birine destek olduktan sonra içimden teşekkür bekliyor muyum?
Hatırlanmak?
Anılmak?
Önemli hissetmek?
Ve daha da zor olanı: Ben de bazen yaptığım iyilikleri sessizce bir terazide tartıyor olabilir miyim?
İnanın, tartmıyorum. O çoook eskidendi.
Kimbilir belki de mesele yardım etmek değildir sadece. Nasıl yardım ettiğindir.
Bence en zarif olanı sessizce verilen, hesabı tutulmayan o içten dokunuş.
Bir gün geri dönüp “benim sayemde” demeyen…
Çünkü benim yaşam amacım bu! Yıllar önce ilan etmiştim, hatta. Üretmek, paylaşmak ve paylaştıkça çoğalmak diye. Eğer destek olabiliyorsam, ilham olabiliyorsam ne ala.
Hep söylerim ve bilenler bilir: Sen istediğin kadar destek ol, yardım et, el uzat; olmaz. O adımı atmazsa olmaz! Karşı taraf harekete geçmeden, istemeden hiçbir şey olmaz! Ne sizin sayenizde ne size rağmen!
Sevgili Lara ile konuşurken “Konu ne zaman ‘yardım’dan çıkıp bir başkasının yürüdüğü yola ışık tutan yoldaşlığa dönüşürse o zaman o kocaman cümlelere gerek kalmaz. Çünkü iyi niyetli, içten, kalpten gelen samimi destek aslında yalnızca yardım değildir; yanındakinin engebeli yoldaki yolculuğuna ışık tutarak eşlik etmek, gücün yettikçe asfalt dökebilmek ya da kestirme yol bulabilmektir. Ama ne olursa olsun, o yol BİRLİKTE yürünür!” deyiverdi…
Lütfen yaptığımız iyiliği, dokunuşu, o el uzatışı, yardımı adına ne diyorsak alacak-verecek defterine dönüştürmeyelim olur mu?
Ne dersiniz, belki de gerçek iyilik tam burada başlar.
Verdiğini unutabildiğinde.
Karşı tarafın büyümesine sahip çıkmadan sevinebildiğinde.
Çünkü bazı insanlar iz bırakmak ister. Bazılarıysa sadece ışık.
Ve ışık kimin yaktığını anlatmaz.
İmza : Ben
29 Mayıs 2026